İçeriğe geç
2 Kasım 2026 · Pazartesi 15°
E-Gazete

Vedat Demir

Çocuk Neden Yalan Söyler?

2 Kasım 2026 22:11 25 okunma

Çocuklarda yalan söyleme veya bir olayı gizleme davranışının altında yatan sebep, sanıldığı gibi her zaman ebeveyn baskısı değildir.

Çoğu zaman meselenin özü şudur: Çocuk da, yetişkin de yaptığı davranışın yanlış olduğunu aslında bilir. Yanlış olduğunu bildiği için de o davranışın sonucuyla yüzleşmek yerine kaçmayı, gizlemeyi ve yalanı tercih eder.

Bu tıpkı bir suçu işleyen kişinin ilk anda olay yerinden uzaklaşmak istemesi gibidir. Adaletin tecellisiyle veya o eylemin doğuracağı sonuçlarla yüzleşmek ağır gelir. Elbette bunun tam tersi de vardır ve çok kıymetlidir. Suçu işledikten sonra kendi iradesiyle gidip karakola teslim olanlar, yaptığı hatayı ailesine veya sorumlu olduğu kişiye bizzat itiraf eden çocuklar ve yetişkinler de vardır. Demek ki mesele sadece dış baskı değil, iç muhasebedir.

Çocuk Neden Gizler?

Çocuk eğitiminde sıkça şu teşhis konur: “Çocuğa fazla baskı yapıyorsunuz, o yüzden yalan söylüyor, o yüzden korkuyor.”

Tecrübelerim bunun her zaman doğru olmadığını gösterdi. Çocuklarla yaptığım birebir görüşmelerde gördüğüm tablo daha farklıydı. Çocuk çoğu zaman çevresinden korktuğu için değil, kendi yaptığı davranıştan utandığı için gizliyor. Sorumlu olduğu kişinin yüzüne bakmaktan imtina ettiği, yüzü kızardığı için o anı atlatmak için yalana sarılıyor.

İlk söylenen yalan, dışarıdan bakıldığında çok masum, çok küçük görünebilir. Fakat çocuk için o yalan bir kurtarıcı işlevi görmeye başladığı anda alışkanlığa dönüşüyor. “Yalan beni kurtarıyor” düşüncesi yerleşiyor.

Çocuklara doğrudan “Neden yalan söylüyorsun?” diye sorduğumda verdikleri cevaplar bu gerçeği net bir şekilde ortaya koyuyordu:

“Utandığım için söylüyorum.”

“Yaptığım hatayı saklamak için.”

“Hatanın sonucundan korktuğum için.”

“Ceza almak istemediğim için.”

Ve en sarsıcı olanı: “Doğru söylersem haksızlığa uğruyorum, hakkımı alamıyorum. Doğru söyleyince haksız çıkıyorum.”

Bu son cümle üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyor.

Yanlış Teşhis, Yanlış Tedavi Getirir

Çocuktaki her olumsuz davranışın faturasını doğrudan anne babaya veya çevreye kesmek, bana göre kolu kırılan bir çocuğun ayağına alçı yapıp iyileşmesini beklemeye benzer. Kaynak doğru tespit edilmezse tedavi de doğru olmaz.

Elbette çevresel etkenler önemlidir, ama çoğu zaman devre dışı bıraktığımız başka bir gerçek var: İnsanın nefsi istekleri, arzuları, haz arayışı.

Bazen çocuk oyun oynamanın hazzı için sorumluluğunu erteliyor. Bazen bir yetişkin çalışmadan elde ettiği paranın, hak etmediği bir kazancın verdiği zevki tatmak için yanlışa yöneliyor. Bazen bu cinsel bir arayış, bir aldatma veya çapkınlık olarak karşımıza çıkıyor. Bazen de trafikte aşırı hız yapma tutkusu gibi, o ekstrem heyecanı hissetme isteği olarak... Kişi kuralı da cezayı da bilmesine rağmen o eylemi yapmaya devam ediyor. Hatta bazen o haz uğruna kaçma eylemini bile göze alabiliyor.

Biyokimyasal boyutu da unutmamak lazım. Zevk aldığımız bir işte dopamin ve endorfin salgılanır. Çocuk o hazzı bir kez tattığında, beyni o hazzı tekrar arar. Haz çağındayız. Sosyal medya, internet, televizyon, dijital oyunlar çocuğun haz merkezini sürekli diri tutuyor ve besliyor. Bugün çocuğu şekillendiren çoğu zaman biz değiliz, bu haz kaynakları. Büyük bir manipülasyon var.

En Mükemmel İnsan Olsan Bile...

Bu mesele Kur’an-ı Kerim’de çok net bir ilkeyle anlatılır. Allah, peygamberlerine “Siz hidayet erdirici değilsiniz, sizin göreviniz sadece tebliğ etmektir, uyarmaktır” buyurur.

Bu ne kadar derin bir örnektir. Peygamberler en üstün ahlak, en keskin zeka ve mucizelerle donatılmış, üstelik ilahi bir irade olan vahiyle desteklenmiş olmalarına rağmen, eşleri, evlatları, babaları, en yakınları iman etmemiştir. Bu da açıkça gösteriyor ki en kamil insan bile olsanız, karşınızdaki insan tercihini yapmayabiliyor.

Demek ki kimse kimseyi zorla ne iyi yapabilir ne de zorla kötü yapabilir. Anlatmak, tebliğ etmek, doğru ifade yollarını geliştirmek ve uyarmak bizim görevimizdir. Tercih, kişinin fıtratına ve meyline kalmıştır. Bu yüzden doğru rol modeller çok önemlidir.

Aslında her çocuk bir tohum gibidir. Aynı özenle sulasan da, aynı güneşle buluştursan da her tohumdan aynı ağaç çıkmaz. Tohumun genetiğinde ne saklıysa, içinde hangi cevher gizliyse, filizlendiğinde ve büyüdüğünde ancak o ortaya çıkar. Her çocuk farklı bir ağaçtır, her biri farklı bir meyve verecektir. Farklı tohumlardan aynı ağacı, aynı meyveyi beklemek baştan yanlış bir yaklaşımdır. İşte çocuktaki o cevherin adı fıtrattır. O fıtrat ki her tohumu birbirinden ayırır, her birine ayrı bir istikamet çizer. Elbette toprağın verimi, suyun berraklığı, güneşin cömertliği yani çevresel şartlar da gelişimi etkiler. Ama ne yaparsak yapalım, fıtratı göz ardı ederek hiçbir tohumu hakikatiyle yeşertemeyiz.

Yolunu Kaybetmiş Bir Nesil ve Yalnız Kalan Anne Babalar

Geçmişten günümüze insanlar bir yerden bir yere gitmek için hep bir yolu takip etmiştir. Demiryolu, asfalt yol, patika, keçi yolu... Ama mutlaka bir yol vardı ve insan yolunu bulurdu.

Çocuk yetiştirmek de böyleydi. Eskiden bir yol vardı. Anne baba olma rolleri belliydi. Mahallenin, geniş ailenin, komşuların, çevrenin bir tesiri vardı. Sokakta iki çocuk kavga etse, uygunsuz bir söz söylese mahallenin büyükleri müdahale ederdi. Ayıp derdi, kızardı. Buna sonradan “mahalle baskısı” adı verildi ve bu kavram kötülenerek yıkıldı. Oysa o, sosyolojide yazılı olmayan kuralların, örfi değerlerin yaşatılmasıydı ve çok da kötü bir şey değildi.

Bugün o kültür, o komşuluk ve akrabalık kültürü, geniş aile kültürü modern çağda büyük ölçüde ortadan kalktı. Sonuç olarak bugünün anne ve babaları gerçekten yalnız kaldı. Anne baba rolünü yerine getirmekte zorlanıyor.

Çünkü o boşluğu tamamen medya doldurdu. Medya kültürü bugün çocuklarımızı yetiştiriyor. Medyayı yönetenler nasıl bir nesil inşa etmek istiyorsa, o nesil o şekilde inşa ediliyor. Bizler ise bu kadar büyük imkanlara sahip medyanın karşısında, koca anne baba kimliğini bile kaybetmiş, kendimizi bile tanımlamakta zorlanır halde çocuk yetiştirmeye çalışıyoruz. İlişki kuramıyoruz, yaşama uyum sağlamakta zorlanıyoruz. Stres, kaygı ve psikolojik zorlanmalar çağın en büyük sorunlarından biri haline gelmiş durumda.

O yüzden diyorum ki; sorun kol daysa alçıyı kola yapmak gerekir. Sorun kimdeyse, onun üzerinde durmak, ona sorumluluğunu ve bedelini göstermek, farkına varmasını sağlamak gerekir. Çevresindeki herkesin binbir takla atması, kendini düzeltmesi tek başına o kişiyi düzeltemez.

Yazarın diğer yazıları

Tümü
  1. 21.10

    OYSS'de Asıl Sorun Sınav değil, Veri Girişi Keşmekeşi; Çözümü Çok Basit

    21 Ekim 2026
  2. 18.11

    Uzaktan Eğitim Sürecinde Planlama ve Rehberlik

    18 Kasım 2020

Yorumlar

0 yorum
Yorumlar editör onayından sonra yayımlanır.